ALMANCI YAZILIR ALAMANCI OKUNUR 13

Tabii hayallerle gerçekler birbirinden oldukça farklıydı. Kendimi yeni yıl tatilinde bol bol gaza getirmiştim, ama verdiğim yeni yıl kararlarını uygulamakta zorluk çekiyordum. Zayıftım…

Almanya’ya döndükten daha 4-5 gün sonra annem beni ziyarete gelmeye karar vermişti. Türkiye’de geçirdiğim zamanda annemle yaptığım konuşma içine sinmemişti doğal olarak. Beni görmek istiyordu. Bir taraftan çok zamansız olsa da öteki taraftan aslında çok da ihtiyacım vardı.  

Zaten annem eve gelip gördüğü zaman ne kadar bunaldığımı, aslında anlattığımın çok daha fazlasını yaşadığımı anlamıştı. Bir şey söylemeye gerek yoktu. Stajda istenmeme duygusu beni yormuş, Almancada istediğim konuşma seviyesine burada 1 yıl geçirmeme rağmen ulaşamamış olmak iyice umudumu kaybetmeme neden olmuştu. Aslında az zamanda çok iş başarmıştım, ama o sıralar ben bunu göremiyordum. Bir an önce bıraktığım hayat standartlarına erişmek istiyordum ama yabancı bir ülkede o standartlara hemen kavuşmak çok mümkün değildi. 8 ay içinde tüm belge işlerimi halletmiş ve evraklarımı teslim etmiştim. Tek yapmam gereken sabırla beklemek ve bu süreyi iyi kullanmaktı. Denklik sınavına hazırlanıyordum, önümde geçmem gereken sadece bir sınav kalmıştı ama benim sabrım kalmamıştı. İnsanı en çok yoran şeylerden biri de belirsizlik. Evrakları teslim ettiğim gibi bir sınav randevusu verilmiş olsa, insan en azından önünü görüp, plan yapma şansına sahip olur. Ama her attığım maile, sabrınızı rica ediyoruz, sınav tarihiniz belli olunca bizden mail alacaksınız şeklinde geri dönüş oluyordu. Benimle aynı tarihlerde başvuran birkaç arkadaşıma sınav randevusu verilmişti, ama kendi sınav tarihimle ilgili hiçbir haber alamıyordum. Stres gün geçtikçe artıyor, bir de ya başaramazsam korkusu beni iyice bunalıma sokuyordu.

Annemle geçirdiğim birkaç gün beni ne kadar rahatlattı anlatamam. Ailem yanımdaydı. Sınav da olursa olurdu, olmazsa da tekrarı vardı. Yine de olmazsa döner giderdim tekrar Türkiye’ye, dünyanın sonu değildi ya. Önemli olan mutlu olmamdı, ama ben bulunduğum mevcut şartlarda mutlu olamıyordum, hayattan zevk almayı, anı yaşamayı unutmuştum. Bu hayatı kimse için yaşamıyordum, kimin ne söyleyeceği de umurumda değildi. Yok Gökçe Almanya’ya gitmiş, başarmış, başaramamış… Kime neydi, kimin ne dediği de bana neydi… Sadece başladığım işi bitirmek ve başarabilmek istiyordum, kendim için. Emek veren karşılığını bulurdu, ama acaba ben yeterince emek göstermiş miydim, yoksa bu süre içinde sızlanıp durmuş muydum? Onu da tam cevaplayamıyordum. Burada olunca Türkiye’yi özlüyordum, ama oradaki çalışma şartlarını, her gün okuduğum haberlerde sağlık çalışanlarına nasıl yüklenildiğini gördükçe, haydi biraz daha gayret diyordum kendime.

Annemin Türkiye’ye dönüşü sonrasında biraz daha kendimi toplayıp hem staja hem kursa devam ettim. Önümde güzel bir tatil beni bekliyordu. 3 hafta sonra Verda, Adnan ve onların arkadaş grubu ile Budapeşte’de buluşacaktım. Bana çok iyi gelecekti bu tatil.

3 hafta sonrasında tavşan gibi zıplayarak Budapeşte’ye gittim. Verda ve Adnan’la buluşmak bana inanılmaz iyi gelmişti. Gezdiğimiz harika yerler bir yana müthiş bir ekiple 4 gün geçirmiştik. Budapeşte’nin hangardan bozma barlarına gitmiş, sokaklarda dans etmiştik. Tarihi binaları ziyaret etmiş, soykırımın izlerini görmüştük. Ama en güzeli sanırım hava 2 dereceyken, 27 derecelik suya girip buruş buruş olana kadar termal kaplıcada geçirdiğimiz gündü. Müthiş yemekler yemiş, gecenin geç saatlerine kadar çene çalmıştık. Verda ile konuşmak beni daha da rahatlatmıştı. Yaşadığım şeyler ülke değiştiren biri için gayet normaldi. Tabii ki kolay olmayacaktı, bunu da bilerek bu yolu seçmiştim. Almanya’da en sık duyduğum kelimeyi arkadaşım da bana söylemişti. Sabır… Biraz daha sabredersem her şey çok güzel olacaktı. Haklıydım yakınmakta, belirsizlik çok kötü bir duyguydu, ama geçecekti. Dönüş hazırlıkları başlayınca aynı ekiple bir sonraki tatil planları konuşuldu. Neden olmasın, sonraki sefer belki Almanya olurdu, ben de rehber olurdum. Ekip otelden ayrıldıktan sonra benim 3-4 saat daha geçirmem gerekiyordu Budapeşte’de. Biraz alışveriş yaptım, kendime hayatımın en kötü masajını ısmarladım, nehir kenarında son bir kahvemi içtikten sonra havaalanına gittim. Bu arada Verda’ların uçağını da takip ediyordum. Uçak İstanbul’a inmemiş Ankara’ya doğru devam ediyor görünüyordu. Bu işte bir terslik var derken Sabiha Gökçen havaalanında bir uçak kazası olduğu haberini gördüm. Verda’ların bindiği uçak rötar yapmıştı, iyi ki de yapmıştı. Yoksa onlar tam kazanın olduğu anda piste ineceklerdi veya onların uçağı ters esen rüzgar nedeniyle kaza yapan uçak olacaktı. Ben de Düsseldorf’a indikten sonra ancak onlardan haber alabildim. Ankara’ya inmek zorunda kalmışlardı. Korkmuşlardı tabii ki ama en azından herkes iyiydi. Bu bizler için talihsiz 2020’nin başlangıcıydı.

Almanya’ya döndükten sonra stajı bırakmaya karar verdim. İş fırsatı bu hastanede veya başka hastanede mutlaka bulurdum. Bunlar sonra düşünmem gereken şeylerdi. Staj ve kursu beraber devam ettiremiyordum, kendime vakit ayıramıyordum. Kendime bu kadar yüklenmek haksızlıktı. Bu süre içinde Türkiye’ye daha sık gidip gelecek ve önümdeki tek engel olan sınavıma odaklanacaktım. Tabii bir Pandemi olmasaydı…

Şubat ayının ikinci haftası son defa olduğunu bilmeden Türkiye’ye gittim. Hafta sonunu ailemle ve Dünya hanımla geçirdim. Bol bol alt değiştirdim, özlediğim yemekleri yedim. Yakında görüşürüz diyerek ayrıldım. Bunu söyledikten sonra tam bir yıl geçti, ama olsun online görüşebiliyoruz. En azından şartlar 50 sene öncesi gibi değil😊

Tekrar Almanya’ya dönünce iyice derslere gömüldüm. Bu arada Çin’den gelen haberler her geçen gün daha kötü oluyor, ortaya çıkan yeni virüsün ne kadar bulaşıcı olduğu ve yayılmanın durdurulamadığı haberleri geliyordu. Seyahat etmek tehlikeli olmaya başlamıştı, çünkü önümüzde ne olduğunu henüz bilmediğimiz yeni bir salgın vardı. Ama Almanya için de Türkiye için de henüz bir tehlike görünmüyordu. Almanya’da tek tük vakalar olsa da Türkiye’de henüz bir vakaya rastlanmamıştı. Fakat 11 Mart itibari ile Dünya Sağlık Örgütü Pandemi ilan etti. İşler benim umduğum kadar iyiye gitmeyecekti belli ki. Hatta hemen bu haberlerin arkasıdan Onurcan, Ebru ve Mehmet Köln’de buluşmuştuk. Bir Türk meyhanesinde rakı içip, ne olacak bu Pandeminin hali diye konuşmuştuk. Şimdi bakınca çok iyimsermişiz diyorum sadece.

Bu arada kısaca Onurcan ve Ebru’dan bahsetmek isterim. Hep derim insanın yanında güvenebileceği kişiler olması çok önemli diye. Onurcan uzun yıllar boyunca ablamla beraber Gezimanya’da çalışmış ve yaklaşık iki sene önce Almanya’ya gelmeye karar vermişti. Türkiye Almanya arası bir süre mekik dokuyarak geçirdikten sonra sonunda Köln’e yerleşmişti. Benim bir Türkiye’ye gidişim öncesi bir kez yine Köln’de görüşebilmiştik. O sırada Ebru’da Başka bir eyaletteydi ve Köln’de Biyolog olarak doktora programına başlamak istiyordu. İkisi uzun yıllardır beraberlerdi. Aynı kafadaydık, aynı kaygılarımız, aynı hayat görüşlerimiz vardı. Hepimiz benzer nedenlerle Almanya’ya gelmiştik ve aynı zorlukları yaşıyorduk. Eskiden tanıdık, burada daha iyi tanıdıkça dost olan insanlardı. İyi ki de varlardı…

13 Mart buluştuğumuz akşam Ebru Köln’de hayali olan merkezden kabul almıştı. Onun yeni işini kutladık, benim belirsizliğim inşallah belli olur bir an önce diyerek kadeh kaldırdık. Tabii o gün Almanya’nın da kapanmaya gideceğini bilmiyorduk. Tahmin etmek çok zor değildi aslında ama belki de iyimser taraftan bakmak istiyorduk. Öyle ya, belki de buluşup biraz eğlenmek için son şansımızdı. Zaten aynen öyle de oldu…

Bu buluşmanın iki gün öncesinde, yani Pandemi ilan edildiği tarihte, Avrupa birliği de sınırlarını kapatmaya karar vermişti. Sadece Çin’den değil, İtalya, İspanya ve Fransa’dan da çok kötü haberler geliyor, ülkeler teker teker sınırlarını kapatıyordu. Avrupa Birliğinin sınırları kapatması demek Türkiye’ye gidemeyeceğim anlamına geliyordu, tabi aynı zamanda gidersem de dönemeyeceğim. Türkiye’ye gidebileceğim son tarih 15 Mart’tı, sonrasında uçuş olmayacak, istesem de ulaşamayacaktım. Özellikle annem Türkiye’ye dönmemi istiyor, sınırlar kapandıktan sonra Almanya’da yalnız kalmam içine sinmiyordu. Anne olarak haklıydı da. Hatta bana mektup yazmış ve en hızlı yolla (whatsapp fotosu olarak) göndermişti. Anne olarak kaygılarını anlıyordum ve çok da hak veriyordum. Ama bir yılı aşkın süredir burada bir şeyler için mücadele etmiştim ve belki bir ay sonra ‘gel sınava gir’ diyeceklerdi. O zaman bütün emeğim çöpe gidecekti. Aslında en büyük kaygım ya ben buradayken ailemden birine bir şey olursa idi. İşte o zaman ben mahvolurdum. Sınırlar kapanmadan önceki son akşamımı hiç unutmayacağım sanırım. Saat başı son uçuş için hala bilet var mı diye kontrol edip, ne yapmalıyım diye dört döndüm. Burada kalırsam ne onlar bana ulaşabileceklerdi ne de ben onlara. Gidersem hayatımı değiştirmek için yaptığım her şey boşa gidecekti veya çok uzun bir süre için askıya alınacaktı. Bu kapanmanın ne kadar süreceğini bilmiyordum. Nisan ayında yabancı şubede randevum vardı, vizem mayıs ayında bitiyordu. Evimi 1 gün içinde boşaltamazdım, Türkiye’ye gidersem de vizem biteceği için buraya tekrar geri dönüş yapamazdım.

Verda ve Adnan’la konuştum. Onların tam da o sıralar bambaşka sağlık sıkıntıları vardı ama sormalıydım, konuşmalıydım. Adnan acil hekimiydi, konuyu en iyi bilenlerden biriydi. Aybike ve Miray annemlere çok yakın oturuyordu. Bir şey olursa ailem bu 4 kişiye emanetti.  Belki bencillik olarak gelebilir ama Almanya’da kalmaya karar verdim. Bu benim hayatımda verdiğim en zor karar olmuştu…

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: