ALMANCI YAZILIR ALAMANCI OKUNUR 12

Sonraki hafta hepimiz için oldukça zorlayıcı geçti. Ben hekim olarak ve bir kadın doğumcu olarak, yeni doğan bebek hakkında ne kadar az şey bildiğimi fark ettim. Aslında biz kadın doğumcular sadece anne karnında olan şeylerden haberdarmışız, sürpriz yumurta çıkınca elim ayağım birbirine dolaşmıştı. Yeni doğan bir bebek ne kadar yer, ne sıklıkta yer, ne sıklıkta altı değişir. Hepsini Dünya Hanım sayesinde öğrendik tekrar.

Hafta bitince benim de dönme zamanım geldi. Ama artık çok daha sık Türkiye’ye gelecektim. Zaten Dünya hanımdan o kadar uzak kalmam mümkün değildi, inanılmaz bir çekim gücüne sahipti. 8 aralıkta tekrar Almanya’ya döndüm ama yılbaşında buluşacaktık tekrar.

Bu arada staj ve kurs eş zamanlı devam ediyordu. Ablamın doğumu için Türkiye’ye gitmeden önce şef ile konuşmuş ve FSP sınavına kadar staja devam etmek istediğimi söylemiştim. Her ne kadar stajdan, diğer çalışanlar nedeni ile memnun olmasam da, ileride bana mutlaka yararı olacaktı, sadece biraz daha sabretmeliydim. Bu arada Almanca kursunu tamamlamış, artık medikal Almancaya başlamıştım. Almanca zaten çok zor bir dildi. Ama Almanca bilmek biz doktorların denkliği için yeterli değildi. Hastalarla düzgün iletişim kurabildiğimi ispat etmem gerekiyor, bunun için de FSP denen bir sınava hazırlanmam gerekiyordu. Şöyle özetleyeyim. Bizim halk dilinde zaatüre dediğimiz hastalık pnömoni’dir. Pnömoni dediğinizde hangi dilden olursa olsun bir doktor sizi anlar, ama aynı zamanda bunun Almanca hastaların anlayacağı şekilde öğrenmemiz gerekiyordu. Böğür neresi, boğaz neresi, orta kulak iltihabı ne demek, bunu halk dilinin kavramları ile bilmemiz gerekiyordu ki bu sınavdan geçebilelim.

Öğrendiğim onca şeyin üstüne yenileri eklenmiş hem staj, hem de kursu beraber götüremez duruma gelmiştim. Sabahları hastaneye gitmek için erkenden uyanıyordum, ama ayaklarım geri geri gidiyordu. Belki ileride iş imkanım olur diyerek stajımı uzatmıştım ama çalıştığım yerdeki diğer birkaç kişinin davranışlarına tahammül edemiyordum. Belki de yılların tecrübesini eklediğim zaman daha profesyonel davranıp, çok da umursamamam gerekiyordu. Sadece benden hoşlanmamış olan birkaç kişinin canımı sıkmasına izin vermiştim aslında. Ama o süreci yaşarken maalesef bu kadar basit bir şey gibi değerlendiremiyordum.

Her sabah toplantısı sonrası odadan herkes teker teker görev yerine gidiyor, ben öyle ortada kalıyordum. Çünkü orada bir görev tanımın yoktu. Almanya’da doktor olarak BE dediğimiz meslek izni ile çalışmaya başlasanız bile, yasal olarak hastadan tek başınıza kan almaya bile yetkiniz yoktur. Yapacağınız tüm işlemleri denkliği olan bir doktorun gözetimi altında yapmak zorundasınız. Ben bu aşamaya bile gelmemiştim, sadece stajyerdim ve doğal olarak işlerine yaramayacak, bir de üstelik şu ne, bu ne diye soru soran birini yanlarında istemiyordu diğer asistanlar anladığım kadarıyla. Kişi sayısı az olup ameliyata asistanlık yapacak kimse olmadığında işler değişiyor, ama kişi sayısı yeterli olduğunda tenis topu gibi sağdan sola gönderiliyordum. Tabii ki öğrenmenin en basit ve birinci kuralı yadsımadan çıraklık yapmaktır. Belki bu durum yeni mezun bir öğrenci için rahatsız edici olmayabilir. Ama çoktan hayatını kurmuş, kendi kararlarını yıllarca kendiniz vermiş bir uzman doktorsanız bu durumu kabullenmek çok kolay olmuyor maalesef. Tabii ki geçecekti bu günler, ama dil o kadar zorluyordu ki beni. Hep söylerim, ben fiziksel olarak kolay kolay hastalanmam, ama moralim biraz bozuldu mu, dünya tepe taklak oluverir bir anda. Öyle de olmuştu.

Para kazanmayıp bir şeyler öğreneyim diye gittiğim staj kabusum olmuş, yorgunluktan dersleri kaçırır duruma gelmiştim. Mutlu değildim. Bunları okuyan kişiler, sen de ne bekliyordun, kırmızı halı mı diye düşünebilirler. Kırmızı halı beklemiyordum, sadece biraz daha arkadaşça ve anlayışlı davranılmasını istiyordum. Aralık ayının sonunu iple çekerek sabırla gitmeye devam ettim hastaneye. FSP’ye kadar da devam edecektim. Birçok kişi staj yaptıkları hastanelerde FSP sonrası iş teklifi almışlardı. Bu şansı harcamak istenmiyordum. Şef çok anlayışlı ve tatlı bir kadındı, hatta beni dışarıda yaptıkları Noel yemeğine bile çağırmıştı.  Ama diğer çalışan asistanlar için aynı şeyi söyleyemeyeceğim maalesef.

Yeni yıla birkaç gün kala tekrar İstanbul’a gittim. 29 Aralık’ta Aybike ve Miray ile birlikte çok güzel bir akşam yemeği yedik. Aybike’nin eşi de aynı babam gibi ağaç işlerine bayıldığından ve hatta evin bir odasını atölyeye çevirdiğinden, yemeğe babamla beraber katılmıştık. 30 Aralıkta Verda ve eşi Adnan bize geleceklerdi. Yılbaşında nöbet piyangosu bu sene onlara çıktığı için bir gün öncesinden kutlama yapacaktık. Bu yemeğe annem ve babam da katılmıştı ve harika bir akşam geçirdik. Verda ve Adnan şubat ayında Budapeşte’ye bir grup arkadaşlarıyla beraber tatile gideceklerdi. Hemen atladım, ‘ben de gelmek istiyorum’. Uzun zamandır tatil yapmamıştım, evet çalışmıyordum aktif olarak, ama çalışmamak ve tatil yapmak aynı kavramlar değildi. Gerçekten birkaç gün hiçbir şey düşünmeyip arkadaşlarımla vakit geçirmek harika olacaktı. Buna çok ihtiyacım vardı. Yarım saat sonra uçak biletimi almış ve kaldıkları otele rezervasyon yaptırmıştım bile. En azından ayda bir, aile veya artık aile gibi gördüğüm, güvendiğim arkadaşlarımla vakit geçirmeliydim. Taş yerinde ağırdır derler, yoksa bu değersizlik duygusu ile başa çıkamayacaktım. Sevildiğimi biliyordum, ama sevdiklerim benden çok uzaktaydı. Daha sık görüşmeli, kendimi rehabilite etmeliydim. Bu yemekten sonra babamın yorumunu hiç unutamayacağım sanırım, geçen iki günün üstüne, ‘çok şanslısın’ demişti, ‘çok sağlam arkadaşların var’. Evet öyleydi…  

Yılbaşı ise ailenin yeni katılan üyesi ile harika geçti. Kedi, köpek, insan yavrusu, hep beraber yılbaşı kutladık. Yılbaşı çok güzeldi de bir de bunun geri dönüşü vardı. Başarabilecek miydim ben bu işi? Gerekli miydi? Bozduğum düzenden sonra, tekrar sırtına çantanı takıp öğrenci olmaya değer miydi? Önümde girmem gereken sınavların stresi bir tarafa, bence en yorucu olan kısmı sevdiklerimi özlemekti. Bu kadar emeğe değer miydi? Eğer bu aşamada geri dönmeye kalkarsam, biliyorum ileride kendimi daha da kötü hissedecektim. Hayatımda istediğim her şeyi elde etmek için savaştım, çalıştım ve elde ettim. Ama hedefe varana kadar asla vazgeçmedim. Şimdi ise biri bana ‘ya boş ver, dön’ dese , ertesi gün valizimi toplamaya hazırdım. Ama ya sonra, nasıl vazgeçersin diye, kendimi yiyip bitirirdim. Bu süreç öyle veya böyle geçecekti, sadece daha fazla manevi desteğe ihtiyacım vardı.

Moralimi iyi göstermeye çalışsam da anneler her şeyi anlarlar. Yılbaşı gününün ertesi annemle bir kitapçıya gittik, bir şeyler alıp, bir kahve içecektik. Aslında yaşadığım bunalımı kimseye anlatıp üzmek istemiyordum, ama bir taraftan da mutlaka birilerine, aileden birilerine anlatmalıydım. Annemle mutlaka konuşmalıydım. Kısaca stajdan memnun olmadığımı, ayaklarımın geri geri gittiğini, umudumu kaybettiğimi, öğrenmekte zorluk çektiğimi anlattım. Ben artık 20’li yaşlarda değildim, öğrenme sürecim daha yavaş işliyordu, bu gayet normaldi, ama benim kendime tahammülüm yoktu. Başardıkdıklarımı değil, bardağın hep boş tarafını görüyor, kendime bazen haksız ve gereksiz yükleniyordum. ‘Anne, ben çocukken böyle değildim, değil mi? Kendimi, sınırlarımı, kapasitemi biraz hatırlamam lazım, ben kendimin ne olduğunu unuttum. Kafama koyunca neler yapabileceğimi unuttum. Beni her gün arayıp bana bunları hatırlat sadece olur mu?’ dedim. Tam istediğim anne şefkatiyle başım okşandı, sen daha küçücükken ile başlayan hikayeler anlattı. ‘Biraz senin yanına geleyim, hem değişiklik olur, iyi gelir sana’ dedi. Tabii çok güzel olurdu ama o kadar zamansızdı ki. Ablam yeni doğum yapmıştı, benden önce onun annemin desteğine ihtiyacı vardı. Benimki sadece şımarıklıktı aslında, 38 yaşına gelmiştim, kendimi kötü hissettiğimde çıkış yolunu da kendim bulabilmeliydim. Ama ben onun yerine 5 yaşında bir çocuk gibi davranıyordum, böyle olduğu için kendime daha çok kızıyordum. ‘Gerek yok, ama beni her gün ara, çocukken nasıl olduğumu bana hatırlat’ dedim.

Daha önceki yazılarımda da yazmıştım, buraya gelmeyi düşünenlere tavsiye. Ben zaten hep ayrıydım aileden, yalnızlık benim göbek adım diyenler olabilir. Ama sakın oradaki yalnızlıkla buradaki yalnızlığı kıyaslamayın. Orada yaşadığınız şey yalnızlık, buradaki yapayalnızlık. Daha önce buraya veya başka ülkeye yerleşmiş arkadaşları söylerlerdi, önce psikolojin çok sağlam olacak derlerdi. Ben çok daha sağlam olduğunu düşünmüştüm, değilmiş demek ki. Aslında en kötü kısmını atlatmıştım. En baştaki ev bulma süreci, dil öğrenme vs. bitmişti çoktan. Evraklarımı teslim etmiştim ve sadece bir sınav (FSP) kalmıştı önümde. Denklik (Approbation) olmadan çalışabilecektim. Sonrası mı? sonrası çalışmaya başladıktan sonra gelirdi zaten.

Yılbaşı sonrası tekrar Almanya’ya döndüm. Yapmam gereken tek şey moralimi yüksek tutup, gireceğim sınava hazırlanmaktı. FSP sonrası iki yıl çalışma izni alabilecektim. En fazla iki aya kadar da girerdim sınava. Geçerdim muhtemelen, geçemesem de telafisi vardı, olmadı iki ay daha beklerdim. Neydi ki yani bu kadar dert ettiğim? Ben bu işi başaracaktım. Nokta.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: