ALMANCI YAZILIR ALAMANCI OKUNUR 8

Aybike ile Miray gittikten sonra biraz daha toplamıştım kendimi. Önümde çözmem gereken bir sorun daha vardı. Vizem ekimde bitiyordu ve uzatmak için şimdiden randevu almalıydım. Ayrıca bir an önce B2 sertifikası almam ve FSP için başvurmam gerekiyordu. Çözülmesi gereken problemleri çözebilecek güce kavuşmuştum.

Goethe’de aldığım 1 aylık eğitim sonrası, konuşma kompleksim biraz kırılmış, 3-5 cümle kurabilmeye başlamıştım. Sınıflar maksimum 12 kişi olarak düzenlense de, benim şansıma sınıfta 9 kişi vardı. Bu da daha çok konuşma şansımızın olmasına ve hatalarımızın adam gibi düzeltilmesine neden oluyordu. B2.1 kursunu alırken sınavdan aşırı korktuğumu fark ettim. ‘Ya ne olacak gir şu sınava, en azından sınav korkunu yenersin’ diyerek henüz B2 seviyesini bile bitirmeden sınava girdim. Sonuç olarak 4 modülün 3’ünü geçmiştim. Demek ki düşündüğüm kadar berbat bir öğrenci değildim.

Tam bu sırada ağustos ayında Münih’teki kuzenim beni ziyarete geldi. Kendisi Almanya’da doğup büyümüştü, tıp fakültesini de doğal olarak Almanya’da bitirmiş ve travmatoloji uzmanı olarak çalışıyordu.  Bana şu anda burada anlatamayacağım kadar destek verdi. O ailedendi. ‘Sen uzman doktorsun, kalkıp buraya kadar gelmişsin, tabii ki seninle çalışmak isteyecekler. Almanya’da bu kadar doktor ihtiyacı var, sadece dilini geliştirmen lazım, hospitasyon yap, yazalım hastanelere’ dedi. Bunu biraz da ablalık makamının verdiği yetkiye dayanarak azarlayarak söyledi. Çünkü onun gördüğü ben tanıdığı ben değildim. Her ne kadar arkadaşlarımın gelişi bana destek olsa da yine de yeteri kadar kendimi toplayamamıştım belli ki. Onun gazı ve yardımıyla düzgün bir mail hazırlayıp CV’im ile birlikte Düsseldorf’taki hastanelere mail attık. Bakalım mutlaka negatif veya pozitif cevap gelecekti, ama hospitasyon hem dilim için hem de FSP’ye hazırlanmak için işime yarayacaktı. En azından o zamanlar ben öyle düşünüyordum. Yeşim ablanın bana yaptığı ablalığı hiç unutamam, beraber Düsseldorf’ta gezdik, bolca yemek yedik, Alex’le beraber günümüzü gün ettik. Hospitasyon konusunda çok çekincelerim vardı, dilimi yeterli bulmuyordum, şefle nasıl konuşacaktım. ‘Kimse senden mükemmel Almanca konuşmanı beklemiyor, ki Almancan’da bahsettiğin kadar kötü değil. Sen yabancı uyruklusun, hep de öyle kalacaksın. Tabii ki şiven olacak ama bu senin hastayla iletişim kurmana engel değil, sadece git dinle’ demişti. Dediğim gibi Yeşim abla olmasaydı ben o mailleri hayatta atamazdım.

Vize uzatmak için Düsseldorf yabancı şubeye gittiğimde olmayacak bir şey oldu ve beni unuttular. Normalde yabancı şube saat 8’den öğlen 1’e kadar çalışıyordu. Önceden randevunuz varsa ya da online alabildiyseniz ne ala, yoksa sabah 6’da kuyruğa girip beklemeniz gerekiyordu. Ben de aynen öyle yapmıştım, sabah 6’da girdiğim kuyrukda bekledim, yabancı şube açılınca vize uzatmak istediğimi söyledim ve ilgili birim için sıra numaramı aldım. Bekleme odasında gözüm sürekli numeratörün üstünde bekledim. Saat öğlen 1’e yaklaşmak üzereyken, artık sanırım unutuldum diyerek ilk odaya girdim, tabii ki terslendim. ‘Numaranız yanmıştır, siz görmemişsinizdir’ diyen memura sabah 6’dan beri aynı sandalyede oturduğumu ve numaramın yanmadığını söyledim. ‘Gidin isterseniz yönetici ile görüşün’ cevabını aldım. Yöneticinin kapısına gittiğimde iki soru soruldu; ‘kimsin, ne istiyorsun?’. Kısaca ‘doktorum, dil vizesi ile buraya geldim, medikal Almanca kursu da almak istiyorum, o nedenle vizemi uzatmak istiyorum’ dedim. ‘Randevun var mı?’ dedi, ‘yok, ama sabah erken gelip numara almıştım’ dedim. Numaramı aldı, dur bir bakayım diye içeri girmesi ile dışarı çıkması 30sn sürdü. ‘Biz hakikaten sizi unutmuşuz, şurada bekleyin, bir arkadaş ilgilenecek sizinle’ derken bile mevzu bahis konusu ben, sen’den siz’e dönmüştü. Çünkü Almanların hata yapması olacak iş değildi, o hata da bana denk gelmişti. Yabancı şube’de memurun karşısında otururken elimde evraklar ‘hazırol’da bekliyordum. Para derse banka çıktısı, sigorta derse sigorta, çat diye çıkarıp gösterecektim. Hiçbir şey sormadı. Sadece ‘biliyorum, doktorların süreci biraz daha uzun oluyor’ dedi ve ocak sonuna kadar vizemi uzattı. Sanırım bunlar unutulmuş olmanın faydalarıydı.

Bu olayın hemen sonrasında ablam ve Murat tekrar Düsseldorf’a beni ziyarete geldiler. Ve ben henüz anne karnındaki yeğenimle tanıştım. Tam tanışma noktamız Morsestrasse. Ablam kavun büyüklüğündeki karnıyla eline telefonunu almış benim minnak yeğenimle ilk karşılaşmamı kayda alıyordu. Ablam, minnaklı ve ben beraber eve gittik. Ablam’la sohbet etmeye çalışıyorduk ama konu minnaklı’dan başka bir yere dönünce hemen minik tekmeleri ile müdahale ediyordu. Konuyu kendisinden çok saptıramadan sohbetimize devam ettik. Sonrasında hemen alışverişe verdik kendimizi. Kadın doğum uzmanı olduğum için ilerleyen aylarda kendisini rahatlatacak, daha kolay giyebileceği kıyafetleri önersem de, ablam bu konuda oldukça dirençliydi. Kendisine zorla 2 hamile pantolonu aldırabilmiştim. Şimdi eski kıyafetleri uysa da, birkaç ay sonra mutlaka ihtiyacı olacaktı. Tabii ki bunlar gidermeye çalıştığım fiziksel ihtiyaçlarıydı. Bir taraftan kendime kızıyor, ülke değiştirecek başka zaman bulamadın mı diyordum. Yakında ablam doğum yapacaktı, doğum sorun değildi benim bakış açıma göre, ama öncesindeki duygusal ihtiyaçları… Gebe fizyolojisi ve psikolojisi gerçekten farklıdır. Dünyaya yeni bir birey getirecek olan annenin gayet normal olarak kaygıları olur. Meslek hayatım boyunca fiziksel sıkıntıları bir yana, psikolojik ihtiyaçları için de hastalarımın yanında olmuştum, ama bu süreçte ablamın yanında olamayacaktım. Bari kıyafetleri rahat olsundu. Ben bir şeyler almak istedikçe kızıyor, doğmamış çocuğa don biçmeyelim mantığı ile yaklaşıyordu. Belki de henüz elde etmediğini kaybetmekten korkuyordu. Çok fazla sesimi çıkarmadım, tasmamı ablama verdim, o gebeydi ve her tür lükse sahip olmalıydı. Bu arada Alex’i de Murat almıştı, onlar beraber Starbucks’ta kahve yudumlarken, biz de olduğunca dükkan gezdik.

Biz Düsseldorf’ta gezerken, beklediğim mail gelmişti. Hayallerimin hastanesi hospitasyon isteğimi kabul etmiş, şef beni görüşmeye çağırıyordu. Eylül başında görüşmeye gidecektim ve kabul edilip edilmeyeceğim o zaman belli olacaktı.

Ablamların benden sonraki durağı İsviçre idi. Gece geç bir saatte trene bineceklerdi. Ben de tabii ki onları yolcu etmeye gittim. Ablam gebe olduğu için ona valiz taşıtmıyorduk. Tren geldiği gibi ben de bir valizi trene taşıdım ve tam dönecekken, kapıların kapandığını ve trenin hareket etmeye başladığının farkına vardım. Trende mahsur kalmıştım😊. Neyse ki kimse bilet sormadı ve neyse ki bir sonraki durak Köln’dü. Mecburi olarak Köln’e kadar gitmiş, sonrasında tekrar Düsseldorf’a geri dönmüştüm. Köln’e varmak istediğimde varamıyorum, gitmek istemediğimde kendimi Köln’de buluyorum hikayesini daha sonra anlatacağım. Ama o akşam gerçekten çok gülmüştük trende esir kalmama. 

Ablamlar da gitmiş ve ben yine yalnız kalmıştım. Onlar buradayken kendimi nasıl da güvende hissetmiştim. Tekrar tekrarlıyorum, sıkıcı oluyor olabilirim, ama umurumda değil. Bir insanın sahip olabileceği en kıymetli şey AİLE’dir. Ve insanın kaç yaşında olursa olsun, aile sevgisine ihtiyacı vardır. Belki de ben gelişimimi tamamlayamadım, bu nedenle onlara çok ihtiyaç duyuyorum. Ama burda belirtmek istediğim bir nokta daha var yaştan bağımsız; ne kadar büyüseniz de, anneniz anne, babanız baba olarak hayatınızda yerlerini alır ve onların görevi güçleri yettiğince sizi korumak ve kollamaktır. Çünkü AİLE budur.

Ama artık şunu biliyordum, en azından ayda bir aileden ya da aileden saydığım dostlarımı görmeden ben bu işi atlatamayacaktım. Beni tanıyan az çok fark etmiştir, ben fiziksel olarak pek hastalanmam, olduysa da çok nadirdir, çok güçlü genlere sahibim. Ama duygusal olarak çok çabuk etkilenen, bunu da pek göstermemeye çalışan biriydim. Ama bu dönem tahminimden daha zor geçecekti belli ki ve desteğe ihtiyacım vardı. Sevildiğimi hissetmeye, biz senin yanındayız denmesine ihtiyaç duyuyordum. Ülke değiştirmeyi düşünenlere tavsiyem, sakın Türkiye’deki yalnızlıkla buradaki yalnızlığı birbirine karıştırmayın. Sadece simit aldığın simitçiyle veya gittiğin bir dükkanda satış elemanıyla yaptığın sohbet bile insana memlekette olma hissi verir. Ben Almanya’daydım, ama sadece etrafımdaki tabelalar değişikti, ama konuşabildiğim kimse yoktu, dostluk mertebesini geçtim, arkadaşım yoktu. Kursa gidiyordum tabii, ama kurstaki çocukların, çocuk diyorum, çünkü çoğu burada üniversite okumak için Almanca öğrenmeye gelmişlerdi, 37 yaşındaki ben ile maalesef bir ortak noktaları yoktu. Sokaklara çıkıp, lütfen benle Almanca konuşun diye de bağıramayacağıma göre arkadaşım yoktu. Tek desteğim Alex’ti, onu da yakında hayallerimin hastanesi için kaybedecektim. Belki doğruydu, belki yanlış, ama şimdi bakınca keşke Alex yanımda kalsaymış diyorum. Onun iyiliği için onu İstanbul’a tekrar götürecektim, ama geri alma zamanında yüzyılın pandemisine denk geleceğimi tahmin edememiştim.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

WordPress.com'da ücretsiz bir web sitesi ya da blog oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: