‘YOK’LUKLAR ÜLKESİ

Aslında bu yazıyı bitireli çok oldu, fakat bir türlü yayına alamadım. Neden mi? Nijer dönüşü bir solukta hazırlayıp bitirdiğim yazımını yayınlamak üzereyken ekipten bir arkadaşımızın çok ciddi sıtma olduğu ve yoğun bakıma alındığını öğrendik. Aslında hepimiz sıtma geçirmiş ve aldığımız ilaçlar sayesinde çok kolay atlatmıştık. Fakat biz güzel haberler beklerken yoğun bakımda yaşam mücadelesi veren arkadaşımızdan her gün biraz daha kötü haberler alıyorduk. Bir sistemi kurtarmaya yönelik verilen ilaçlar vücudun diğer sistemlerini bozuyor ve bir türlü iyiye gidiş olmuyordu. Daha 15 gün önce beraber, el ele çalıştığımız arkadaşımız, o neşe dolu, gözleri pırıl pırıl kadın gidiyordu. Her mesaj sesiyle eyvah diyorduk. Sonra bir mucize oldu, Hilal aramıza döndü. Bitmeyen enerjisiyle tekrar gözlerini açtı hayata. Ben ona ‘Mucize Kadın’ diyorum. Bu yazı Mucize Kadın’a gelsin o zaman…

Aramıza tekrar hoşgeldin Hilal…

Gelelim hepsinin başladığı yere;

Yaklaşık 4 senedir kadın doğum uzmanı olarak çalışıyorum. Tıp fakültesine adımımı attığım andan beri hayalim bir başka ülkede, özellikle de sağlıkta geri kalmış bölgelerde doktor olarak çalışıp, farklı coğrafyadaki insanlara da yardım eli uzatabilmekti. Uzmanlık eğitimi, mecburi hizmet derken bu hayalim 2018 Temmuz ayına kadar sarktı. Gönüllüler’e yaptığım başvurunun ardından daha 1 gün bile geçmeden ‘Afrika’ya gelir misin?’ dediler. İkinci kez düşünmedim bile, tabii ki gelirim dememin ardından, kısa sürede hazırdım Afrika’ya, Nijer’e gitmeye.

Bu yazı bir gezi yazısı değil, bu yazısı orada yaptıklarımız, ne kadar çok çalıştığımız, kaç kişinin hayatını kurtardığımızla da ilgili değil. Bu yazı hayatımda göremediklerimin derlemesi, aslında hayatımızda ne kadar çok şeye sahip olup, farkında olmayışımızla ilgili. Kısaca YOK’lukların listesi…

Hava alanında buluşmamızdan başlayalım. Ekiple buluşma ve kısa bir tanışma sonrası hepimiz dışarı çıkıyoruz. Giderken kişisel eşyalarımız için sadece el bagajı almamız gerekiyor. Bagaj hakkımız ile tıbbi malzemeler gidecek. Daha önceden yapılmış olan kolileri hep beraber içeri taşıyarak verebildiğimiz kadarını veriyoruz. Çünkü uçağa verilemeyen koliler kalıyor, bu nedenle bazı malzemelerden vazgeçmek durumunda kalıyoruz. Peki neler var bu kolilerde? İlaçlar, pansuman malzemeleri, ameliyathane için steril örtüler, cerrahi aletler, muayenede kullandığımız özelleşmiş tıbbi malzemeler ve biraz erzak. Gazlı bez de taa Türkiye’den gider mi demeyin. Gider, gitmeli, çünkü YOK. Mercimek de mi yok? Gerçekten  YOK.

Uçacak tüm gönüllülerin bagaj hakları gram kalmaksızın dolana kadar veriyoruz kolileri. Hepsi tek tek sayılıp kontrol edilecek, bazen aksaklıklar, kayıplar olabiliyormuş. Neyse ki inince eksiksiz alıyoruz malzemelerimizi. Nijer’in başkenti Niamey’e vardıkan sonra oldukça uzun ve zorlu bir yolculuk bekliyor bizi. Daha Tessaoua’ya 16 saatimiz var. Gideceğimiz bölge en mahrum kalmış yerlerden birisi. Yolculuktaki YOK’luklar listesine gelirsek; örneğin benzinlik YOK, durduğumuzda ihtiyaç için tuvalet YOK, yemek molası verdiğimizde altında duracak bir gölge YOK, çünkü doğru düzgün ağaç YOK. Bunlar sadece ana başlıklar tabii, isterseniz bitmeyen liste şeklinde uzatabilirim, ama sizleri de sıkmak istemem.

16 saat yolculuk sonrası pert olmuş vaziyette hastaneye varıyoruz. Burada kurulu bir hastane var, genellikle senede iki defa Türkiye’den sağlık ekibi geliyor. O nedenle Türkiye’den gelen malzemeler, daha sonraki gelişlerimizde kullanılmak üzere bir depoda saklanıyor. Zaten Türk ekip olmayınca ilaçları ya da tıbbi malzemeleri kullanabilecek birileri de YOK. Fakat yapacak iş çok :). Koliler depoya yerleştirilecek, önceden kalan malzemeler kontrol edilecek. Herkes kendi bölümündeki malzemelerini alıyor, düzenini kuruyor. Ameliyathane hemşireleri malzemeleri sterilize ederken, anestezi ekibi monitörlerini kuruyor. Poliklinikte çalışacaklar gerekli ilaçlarını bir gece önceden odasına götürüyor. Hiç yapacak işi olmayan yer süpürüyor. İşini bitiren sorumluların yanına gidip başka bir iş istiyor. Burada ben onu yapmam, hayatımda annem bile bana ev süpürtmedi gibi şeyler yok. Herkes canla başla ne denirse nerede işe yararsa onu yapıyor. Buradaki zamanımız kısıtlı, koordine çalışarak mümkün olduğu kadar çok insana ulaşmamız lazım. Zaten Türk ekibin geleceğini duyan hastalar, günler öncesinden gelmişler bile, hastane etrafında açık havada yatarak sabah olmasını bekliyorlar. Bu manzarayı görünce yorulmaya utanıyor insan. Bıraksalar bütün ekip ilk günün enerjisiyle çalışmaya başlayacak. Daha önceden defalarca gelmiş tecrübeli arkadaşlar ise, sadece enerjinizi doğru kullanın, önümüzde uzun bir maraton var diyor. Konaklama yerimize gitmek için otobüse geri binerken bakamadım hastaların yüzüne, utandım onlar taş üstünde beklerken, rahat bir yatakta yatacak olmaktan…

davc0122
Sabah işe giderken

Ertesi sabah herkes görev yerinde. Ben poliklinikte çalışmaya başlıyorum. Hastalar zaten günler öncesinden hazır. Hiç vakit kaybetmeden geçiyorum muayene odasına. Muayeneler ilerlerken bizden önceki ekipten kalan hastalara öncelik veriyoruz. Çoğu zaten muayene edilmiş fakat ameliyat sırası gelmemiş. Bu hastaları önce laboratuara sonrasında ameliyathaneye gönderiyoruz. Muayeneler esnasında gördüğüm YOK’luklar listesi: kıyafet YOK, ayakkabı zaten YOK, terlik YOK, çamaşır YOK, annelerin sütü YOK, çünkü yiyecek yemek YOK, yemek olsa diş YOK. Bana gelen açlıktan kemikleri sayılan hastalara kaşıntı şikayeti için merhem verirken kendimi nasıl hissettiğimi anlatmanın da bir tarifi YOK. 40 hasta baktıktan sonra ufak bir mola verdiğimde içtiğim çayın ağzımda bıraktığı tadın da bir tarifi YOK. Ne kadar hasta bakarsam bakayım bitmiyor ve güneşin altında sabırla beklemeye devam ediyorlar, çünkü gölge YOK, çünkü başka alternatif YOK. Eğer muayene için beklemezse ancak altı ay sonra tıbbi bakım alabilecek, çünkü uzman doktor YOK. Bu klişe laf heryerde geçer ama gerçekten ‘bitmeyen hasta yapmışlar’ sözünün gerçekliğini ben orda gördüm. Meğer benim sabahtan beri baktığım hastalar buzdağının sadece görünen yüzüymüş. Hastane içinde kalabalık olmasın diye, hastalar gruplar halinde içeri alınıyormuş, işi biten çıkıyor, yerine hastane dışında bekleyenler geliyormuş. Hasta bakamaya devam etmek için arada dinlenmem gerekiyor, ama her dinlenmeye gittiğimde aklım poliklinikte kalıyor.  Yaklaşık 12 saat mesai sonrası ekip olarak hastaneden çıktık. Hastaneden çıkarken hastalar poliklinik kapısında ve hastane çevresinde beklemeye devam ediyorlardı. Niye bekliyorlar diye sorduğumda çünkü gidecek başka yerleri yok, muayene olabilmek için kilometrelerce uzaktan gelen hastalar var, hastane çevresinde yatıp sabah tekrar muayene sırasına girecekler cevabını aldım. Sanırım yıkıldığım an o andı.

 

Yorgun halde konaklama yerimize geldik, yemek yemek biraz moralimizi düzeltti ama ben pek iyi değilim. Mutsuzum ve kendimi işe yaramaz hissediyorum. Ne kadar çalışırsam, ne kadar çok hasta bakarsam bakayım, sadece bir avuç insana çare olabileceğim. Ne bataklık kurutacağım ne de açlığı çözeceğim, zaten en büyük iki sağlık problemi sıtma ve açlık. O zaman ben ne yapıyorum ki diye kendimi sorgularken, bir ekip arkadaşım durgunluğumu farkederek yanıma geldi ve bana bir hikaye anlattı;.

Bir gün deniz çekilmesi olmuş ve milyonlarca yengeç karaya vurmuş. Bunu gören bir adam oraya giderek yengeçleri teker teker toplayıp denize atıyormuş. Bu durumu gören ikinci bir kişi ‘dostum boşuna uğraşıyorsun milyonlarca yengeç var, deniz çekildi bu onların kaderi, hiç bir şeyi değiştiremezsin’ demiş. Adam yerden bir yengeç daha alıp suya fırlatmış ve ‘ama bu yengeç için çok şey değiştirdim’ demiş. ‘Hadi’ dedi arkadaşım, ‘kendine gel, kimse senden tüm yengeçleri kurtarmanı beklemiyor, yarın git atabildiğin kadarını suya at tekrar, onun hayatında çok şey değiştireceksin emin ol’ dedi. Bu kadar kısa bir hikayenin bakış açımı bu kadar değiştirebileceğini düşünmezdim.

Ertesi sabah kahvaltı sonrası enerjimi topladım, ben de tüm gücümle birer ikişer yengeçleri suya atmaya başladım. Böyle bir ortamda kimse yanında ağlak, sümüklü, ama olmuyor ki diyen birini istemez. İlk gün bu yaşadıklarımı ilk kez gelenler mutlaka az veya çok yaşamıştır diye düşünüyorum. Çünkü o görüntüleri yüreğinle görüp, çaresiz hissetmemek olanaksız bence.

Ameliyathanede olduğumuz günler kadın doğumda 4-5 hasta ameliyat edebiliyorduk genelde. Genel cerrahlar her zaman olduğu gibi bizden daha hızlıydı tabii ki. Günde toplam 20-25 hasta opere ediliyordu. Bu da hastanın kanlarını alan kişiden, ameliyathane önlüğü giydiren kişiye, ameliyathane hemşiresinden, anestezi teknisyeninden doktora kadar herkesin birlik içinde çalışmasıyla mümkün oluyordu. Buradaki yoklukları sıralayayım biraz. Ameliyat sırasında bunalıp göremediğiniz zaman ışık YOK mesela, bazı cerrahi aletlerin sayısı çok kısıtlı, elinden kaydı yere düşürdün diyelim, yedeği YOK. Ameliyat ettikten sonra hastayı post-op odasına aldın, bazen yatak YOK. İki hasta yatağının arasına sünger koyarak yatak yapmışlar. Akşam operasyon sonrası vizit geziyoruz, bizden sonra hastalara bakacak hemşire sınırlı, öyle saatlik tansiyon ölçelim, bir de kan şekeri bakalım diyecek kimse YOK. Sonda boşaltacak, dren takip edecek, serum değiştirecek kimse de YOK. Zaten iki kadın doğumcu gitmiştik. Diğer kadın doğum doktoru asistanlığımı beraber yaptığım ve o dönemde yine aynı hastanede çalıştığım Bekir Gülaç’tı. İlk operasyon gününün akşamı beraber hastaları gezdik. Gece hastaların tansiyonuna kim bakacak diye sorduğumda, gelen KİMSE cevabının üstüne esen havayı anlatamam.  Uzun zamandır beraber çalıştığımız için bizim bazen konuşmamıza gerek kalmıyor. Bekir abi içinden dua etmeye başladı, ben de gece buraya birini gönderebilir miyiz acaba şeklinde saçmalamaya başladım.

Akşamları tüm ekip beraber yemek yiyerek kalan enerjimizle de biraz sohbet ediyorduk. Herkesin kendine göre bir hikayesi, gelme sebebi vardı. Yönetimde çalışıp yıllık izin ile gelenler, çalıştığı özel hastane gitmesine izin vermedi diye gelmeden istifa edenler, buranın ihtiyaçlarını göz önünde tutarak TUS’da bölüm seçenler, yurt dışından gelenler, çalıştığı yerde işini sevenler, sevmeyenler… Biz mi onlara bir şeyler kattık, yoksa onlar mı bize bilemiyorum. Başka YOK’luklar da sıralayayım. Güzel yokluklar… Mesela o kalabalık hastanede hiç kavga YOK’tu, ameliyat sırası beklerken ses YOK’tu. ‘Sen benim kim olduğumu biliyor musun?’ diyen hiç YOK’tu. O koşullarda yaşamalarına rağmen isyan da YOK’tu. Dışarıdan çok farklı görünüyor biliyorum ama bence biz verdiğimizden fazlasını aldık.

ccgb2556-e1548643118875.jpg
23. Gönüllüler Nijer Ekibi

Sonuç olarak yokluklar ülkesinde 10 gün, günde 12 saat tüm ekip durdurak bilmeden çalıştık. Ne vardı diye sorarsanız; oraya çalışmak için gelmiş 52 tane aslan gibi yürek vardı. Yoklukları görmezden gelen, yoktan var eden bir ekip vardı. Ayşe, melike, fikret değil isminden sıyrılmış, egosunu rafa kaldırmış kocaman gönülleri olan bir bütün vardı. Ne kadar cümle kurarsam kurayım, kaç defa düzeltme yaparsam yapayım, yaşadıklarımı asla tam anlamıyla aktaramayacağımı biliyorum. Kelimeler yetmiyor maalesef.

Veren el, alandan her zaman üstündür demişler. Tüm bunlara vesile olan gönüllüler derneğine, başkanı İbrahim CEYLAN’a ve bu organizasyonda A’dan Z’ye katkısı olan tüm ekibe teşşekkür ederim. Yokluklar ülkesinde bir şey var edebilmenin hazzını hepinizin yaşaması dileğiyle…

Bu yazı yayınlanmak için tam 6 ay bekledi, tekrar aramıza hoş geldin Mucize Kadın..

itfz4974

dqzb4879

Fotoğraflar : Coşkun Aydın (güzel olanlar)

Not: kötü olan fotoğrafları ben çektim:))

Reklamlar

‘YOK’LUKLAR ÜLKESİ” için 3 yorum

Kendininkini ekle

  1. Tebrik ederim. Kongo Demokratik Cumhuriyeti Başkenti Kinşasa’da olmama rağmen, bahsetmiş olduğunuz “YOK” u fazlasıyla hissetmekte ve zorlanmaktayım. Afrika ülkelerindeki zorlukları ve koşulları bilen bir kişi olarak anlatmış olduğunuz hikayeyi okuyunca; Nijer’in en uçsuz bucaksız yerlerinde bu zorluklar içerisinde, ülkenin coğrafi ve güvenlik sorunları bir yana bulaşıcı ve ölümcül hastalıkların riski altında bu çalışmaları gönüllü olarak vermiş olmanız beni derinden sarsarak düşünmeye sevketti. Gerçekten siz ve arkadaşlarınızın yapmış olduğu zor hizmetlerin, oradaki yıllarca emperyalistler tarafından sömürülen, fakir ve YOK luk içerisinde yaşam mücadelesi veren halkların gönüllerinde derin izler bıraktığından hiç şüphem yok. Elinize gönlünüze sağlık. Dünyayı IYI İYİ İNSANLAR KURTARACAK….

    Liked by 1 kişi

  2. Hikayenizi rastlantı üzerine okudum. Tebrik ederim. Kongo Demokratik Cumhuriyeti başkenti Kinşasa’da yaşamış olmama rağmen, burda bile bahsetmiş olduğunuz “YOK” lukları fazlasıyla hissetmekte ve zorlanmaktayım. Bu Yokluklar ve imkansızlıkların yanı sıra, bulaşıcı ve ölümcül hastalıkların riski altında siz ve arkadaşlarınızın yapmış olduğu zorlu çalışmalar beni derinden etkiledi. Bu çalışmaların güvenlik,sağlık ve yokluk açısından olumsuz anlamda üst seviyede olan Afrika coğrafyasında gerçekleştirmeniz olmanız, içimde insanlığın geleceğine yönelik sönmüş olan umutlarımın hafifte olsa yeşermesine de neden oldu. Ayrıca insanlık ve ülkemiz adına yöre halkının gönlünde de derin izler bıraktığından hiç şüphem yok. Emeğinize sağlık. Dünyayı İYİ İNSANLAR Kurtaracak….

    Liked by 1 kişi

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: